Wednesday, December 13, 2006
MEVLANA (1)
Yıllarca insanları "gel, gel, ne olursan ol , yine gel" diyerek çağırdı, asıl adı Muhammed Celaleddin olan Mevlana'nin mahlasi Rumi'dir. Daha cok, lakabi olan Mevlana ile anilir. Celaleddin Rumi 30 Eylul 1207'de Belh'te dogmuş, kaynaklara göre Moğollar’ın istilası üzerine ailesi burayı terk ederek Konya ‘ya gelip yerleşmişler.

Bunlar işin teferruat kısmı, malumunuz bu sene Mevlana’nın 733. Vuslat Yıl Dönümü Etkinlikleri yapılıyor.1 Aralık’ta başlayan ve 17 Aralık’a kadar devam edecek olan etkinliklere tüm dünyadan insanlar ilgi gösteriyormuş.Şurası bir gerçektir ki Mevalana’ya tüm dünya sahip çıkıyor, onun fikirleri, insanlara yol göstermesi, engin hoşgörüsü, sevgisi, aşkı ile bütün dünyayı kendisine hayran bırakıyor.

Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki ne yaparsanız yapın her hareketiniz bir gruba, bir anlayışa benzetilir ve bir bakarsınız bir etiket vurulur üstünüze.Kabul edip etmemek artık kimseyi bağlamaz siz bu yaftayı çoktan almış olursunuz.Ama şuna kesinlikle eminimki hangi gruptan olursanız olun, anlayışınız, fikriniz, zikriniz ne olursa olsun, hangi milletten, ırktan, mezhepten olursanız olun ortak bir payda da buluşmaktır Mevlana.Bir bakarsınız Mevlana’nın bir sözü mafya babalarının , ağır abilerin dilindedir, adamlarına ders vermeye çalışıyordur, bir bakarsınız bir siyasetçinin dilindedir, seçmenlerinden oy almak için dillendirmiştir, bir bakarsınız babanın dilindedir, evladına hayat dersi veriyordur, bir bakarsınız bir öğretmenin dilindedir öğrencileriyle paylaşıyordur.Örnekler o kadar çok ki, bunlar sadece bir kaçı diyebileceğimiz nitelikte.


Mevlana dünya zındanını terk etmiş olsa da onca insanı ortak bir nokta da buluşturma gücüne sahip hâlâ.Bunu eserleriyle yapıyor, yaptıklarıyla ve bıraktıklarıyla.Öyle demiyor mu zaten kendi de:

"Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız!
Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir"


Şimdi onun hayatını anlatmayacam.Zaten onu sizlerde bulup okuyabilirsiniz.Benim anlatmak istediğim başka.Bundan 3-4 yıl önce Konya’ ya gitme fırsatını bulmuştum.Hiç kaçırmadım bunu ve arkadaşla beraber gittik.Aslında gidiş amacımız başkaydı ama bu vesileyle Mevlana’yı da ziyaret etmiş olduk.

İçeri girdiğiniz an sizi bambaşka bir atmosfer sarıyor.Bu tür manevi ortamlara girince insanlar genelde böyle derler ve böyle de olur gerçekten.Ortamın huzuru size de siner bir şekilde.Ama maalesef şunu itiraf etmem gerekiyor ki almam gereken manevi hazzı ben alamadım.Yanlış anlaşılmasın bu tamamen benden kaynaklanıyor.Kendimi turistik bir yer gezen turist gibi hissettim ve bu beni üzdü açıkçası.Kendi kendime düşünüp nerde hata yaptığımı anlamaya çalıştım sonra.Oysa ben yıllardır Mevlana’yı duyuyordum, biliyordum, sözleri dilimden eksik olmuyordu ama onu gerçekten anlamıyor ve sindirememişim içimde.Okuyorsam yüzeysel okuyup geçiyormuşum, oysa yapmam gereken gönül gözünü açıp O nu anlamam gerektiğiydi.

İnsan bilince, daha çok seviyor, daha ilgiyle yaklaşıyor, öğrendikçe sevgisi de pekişiyor.Yakınlık duyuyor ve bundan mutlu oluyor ve ancak o zaman haz alınıyor.Çanakkale’de ne olup bittiğini bilmezsek, iman ve geride bırakılan anaya-babaya, sevgiliye ve vatana olan sevginin gücünü bilmeden gidip Çanakkale Şehitleri’ni gezersek sadece taş duvarlara bakmış gibi oluruz diye düşünüyorum.Bütün bunlara rağmen, o yer bir nebzede olsa huzurundan veriyor.

Yaşamını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 Pazar günü Hakk' ın rahmetine kavuşur. Mevlâna'nın cenaze namazını Mevlâna'nın vasiyeti üzerine Sadreddin Konevî kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevî çok sevdiği Mevlâna'yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayılır. Bunun üzerine, Mevlâna'nın cenaze namazını Kadı Sıraceddin kıldırır.


Mevlâna, ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.

Ve şunu diyordu:

“Ben Mesnevi’yi insanlar üzerlerinde taşısınlar,

tekrarlayıp dursunlar diye değil,

bu kitabı ayaklarının altına alsınlar,

ve onunla uçsunlar diye yazdım.”

Çok sonraları kitapçı dükkanını dolaşırken gözüme bir kitap çarptı.”İslamın Güler Yüzü”.Hemen satın alıp okumaya başladım.Gördüm ki dünyada bizden daha fazla sahiplenenler varmış MEVLANA’yı.

Cemal Aydın’ın türkçeye çevirdiği bu kitap Prof.Dr.Eva de Vitray-Meyerovitch ile Rachel ve Jean-Pierre Cartier’in yaptığı görüşmeyi içeriyor.Sohbet tadında ilerleyen okurken zevk alınabilecek, bilgilenilecek çok güzel bir kitap.Aklıma geldi gene bugünlerde bir bakayım dedim.Bende de öyle bir alışkanlık var, önceden okuduğum kitaplara dönmeyi seviyorum.İkinci okuyuşumda bambaşka şeyler hissedebiliyorum.Şurasına burasına bakayım derken bir bakmışım kitabı tekrar okumuşum.


Aristokrat ve Katolik bir aile içinde yetişip, seçkin tabakaya mensup çocukların okuduğu okullarda eğitim görmüştür Eva.Profesör olup bir çok ülkenin üniversitesinde konferanslar vermiştir.Yüzyılın en büyük fikir ve bilim adamlarıyla beraber olup, onları yakından tanıyıp çalışmalar yapmış biri.Bir gün arkadaşının hediye etmiş olduğu kitap ile İkbal’i, onun aracılığıyla Mevlana’yı keşfetti ve İslam’a kavuştu.İkinci dünya savaşını en kötü şekilde yaşayan Eva açlığa, yoksulluğa ve etrafındaki olumsuz bütün düşüncelere rağmen araştırmayı ve sorgulamayı bırakmamış biri.


“Yanımda kalanlar gerçek dostlarımdı, kalmayanlarda zaten hiç olmamışlardı” diyerek kendisi de ifade eder bunu.


Bu kitaptan da bahsetmek istiyorum inş.

posted by suveyda @ Permalink ¤9:00 AM  
2 Comments:
  • At 3:48 AM, Anonymous gönül pınarı said…

    Hazreti Mevlana hakkındaki bu güzel yazınıza, bir KONYA'lı olarak yorum yapmadan geçemezdim Mevlana Hazretleri, gönüller sultanı olarak, 13. yüzyıldan bu yana insanlığın gönül tahtında oturmaktadır. Cenab-ı Hak, her yüz yılda bir müceddid göndererek dinini bidat ve hurafelerden arındırır, insanlığa İslam'ın güzel yüzünü gösterir. Mevlana Hazretleri de çağının müceddidi olarak görevini yapmış, gönüllere hitap eden Mesnevi adlı şaheserini insanlığa hediye etmiştir.
    Büyük insanların hayatını anlatmaktan ziyade, onların yaptıklarını anlamaya ve getirdiklerini almaya çalışmak gerekmektedir. Mevlana, insanlığa İslam'daki sevgiyi, hoşgörüyü ve barışı yeniden takdim etmiş, kin ve nefreti, haset ve husumeti ortadan kaldırmaya çalışmıştır.
    Kâinattaki her zerrenin, Cenab-ı Hakk'ın muhabbetine pervane olduğunu sema'a ile temsil ederek göstermiş, ney ve kudim seslerinin hazin nağmelerinde aşk ateşi ile yanan gönüllerin hicranını hissetmiş ve hissettirmiştir.
    Mevlevilerin bir eli yukarda, bir eli aşağıda kendilerinden geçmiş bir şekilde dönmeleri, Cenab-ı Hakk'ın nuruna pervane olduklarının sembolik göstergesidir. Bir sinek, bir kelebek bile ateşin ışığı etrafında dönerken bazen kendilerinden geçerek ateşin içine girip yanamak suretiyle kendilerini ışığa feda ederler. İnsan kendisini yaratan ve sonsuz bir rahmet ile kuşatıp sınırsız nimetlerle donatan Rabbine pervane olmazsa, her halde bir sinek kadar ehemmiyeti olmayacaktır.

     
  • At 9:57 AM, Blogger suveyda said…

    gönül pınarı , sağol güzel açıklamaların için.

    ve konyalı olduğun için ne kadar şanslı olduğunu demeden geçemeyeceğim.

    ve dediğin gibi Mevlana her zaman evrensel olmuştur.Hırıstıyanı, yahudisi, müslümanı , yerlisi, yabancısı herkes onu sahiplenmiştir.

    Ki 13. yüzyılda konya da çok değişik uluslu ve değişik dinden mensup insanlar yaşıyormuş.Hoşgörüsüyle hepisnde ortak bir yol bulmuştur.
    gel , gel ne olursan ol , yien gel diyerek zaten bizlere bunu gösteriyor.

    hoşgörüden öte evrensel bir kardeşlik.

    Eflaki, Mevlana'nın dini merasimini şöyle anlatır.

    "bütün halk merasime katılmıştı.Müslümanlar, hırıstıyanlar, yahudiler.herkes ağlıyordu, herkes çığlık atıyordu, , üstünü başını paralıyordu.Çünkü herkes onda kendini buluyordu.yahudiler HZ davud'un mezmurlarını , hırıstıyanlarsa incil okuyorlardı ve kimse dışlamayı aklına getirmemişti.

    böylesine evrensel birliktelik hiç görülmemişti.O kadar ki sultan bu duruma çok şaşırır ve huzuruna çağırır.niçin böyle yaptıklarını açıklamalrını ister?Bir müslümanın cenazesine katılıp neden böyle yapmışlardı?

    verdikleri cevap şöyle olur:

    biz onu görüp dinleyince, Hz.İSANIN, HZ. MUSANIN, bütün peygamberlerin gerçek mahiyetini anladık.biz onada, kitaplarımızda okuduğumuz şekliyle peygamberlerimizin kamil davranış tarzlarının aynısını bulduk.hem zaten mevlana "bizler, tek bir dünyada, iki yüz dinle uyuşup, akordu yapılan bir flütüz" dememiş miydi?

     
Post a Comment
<< Home
 
 

about me
gelirsin gidersin dostumsun, gelmezsin gitmezsin neyimsin
Udah Lewat
Archives
Dua
Allah’ım, Sana tutunuyorum, Kimsenin yere atmasına izin verme beni. (Sadi)
Martı

“Yaşamak için ne çok sebep var,” diye düşünüyor uçmanın anlamına vardıkça. Kabiliyetlerinin sınırlarını aşmak, onu yaşatan en büyük sebep. Onun için balıkçı teknelerinin etrafında o rutin, sıkıcı dönüp dolaşmadan başka sebepler de var yaşamak için. Cehaletimizi kırabiliriz. Becerilerimizi, yeteneklerimizi ve zekâmızı kullanarak kendimizi bulabilir, kendimiz olabiliriz. En önemlisi hür olabiliriz!

Böyledir

Başkasını kıran, inciten bir insanın kendisi de bundan mutlaka yara alır.Kötülüğün oku mutlaka geri döner

Budur

Ne gökte, ne denizde, ne dağların içinde, ne de ormanların kuytu bir köşesinde, hiçbir yer yoktur ki, insan yaptığı fenalıktan, karşılığını görmeden, kurtulup sıyrılabilsin

Arkadaşlar
Designed-By

Visit Me Klik It
Credite
15n41n1