Bir Bağdat fakiri bütün mirasını saçıp savurmuş ve yoksulluk içinde kalmıştı.
Allah’a yana yakıla yalvardıktan sonra, bir rüya gördü.
Bir ses kendisine, Kahire şehrinde belli bir yerde saklanmış bir hazine bulunduğunu söyledi.
Bunun üzerine yola çıktı ve beş parasız Kahire’ye vardı.
Dilenmeye karar verdi, fakat ortalık kararmazdan önce bunu yapmaktan utandı.
Sokaklarda dolaşırken, onu bir devriye yakaladı ve konuşmasına fırsat vermeden pestilini çıkardı.
Nihayet derdini dinletebildi ve rüyasını öyle samimi bir dille anlattı ki polis komiseri ikna oldu.
Peşinden de polis komiseri şöyle haykırdı:
“Görüyorum ki sen hırsız değilsin, mert bir adamsın, hata çıkma budalalığını nasıl yapabildin?”
“Ben rüyamda sık sık Bağdat’ta, falan sokakta, filancanın evinde gizlenmiş bir hazine gördüm ve bunun için yola koyuldum.”
Şimdi, onun sözettiği ev, bu yolcunun eviydi.
Seyyahımız, yanılmasını servetine sebep kıldığından ötürü Allah’a hamd ederek, Bağdat’a döndü ve hazineyi kendi evinde gömülü buldu.
Niçin çok uzaklarda arayıp bulmaya gitmeli, bütün varlığımızla aradığımız O, kendi kalbimizde gizlenip dururken?
CUMANIZ MÜBAREK OLA…
Hayırlı cumalar.
ReplyDeletekaybolan ve göremediğimiz bir şey aranır.
Kalbimizde görebilsek, aramaya lüzüm kalmaz.
kaybolmuş da sayılmaz.
anonymous,
ReplyDeletegörünmüyor olması kayıp olduğu anlamına gelmez ki.
haklısın çoğu zaman kalbimizde göremiyoruz ama bu bizim yanlış yerde aramamızdan ya da hiç aramamızdan kaynaklanıyor.
bir şair diyordu sanırım
"ne güzel seni önce yitirmek, sonra yeniden bulmak"
umarım hep bulanlardan oluruz ve arayanlardan.
kaf-nun,
sana da hayırlı cumalar.
hatta ve hatta şu an itibariyle hayırlı cumartesiler:)