Sunday, April 29, 2007
PAZARLARDAN PAZAR BEĞEN
Sabah sabah annemin kışkırtmaları ile üzerimde tepinen iki bücürüğün “hala hadi kalk, hala hadi kalk” sesleri arasında evimizi basmaları ile güne başlamanın ne kadar kötü bir başlangıç olduğunu yazacağımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz.Evet yanılıyorsunuz diyorum; çünkü, bir çocukla güne başlamak, gözlerini öyle sabaha açmak dünyanın en güzel şeylerinden birtanesi benim için.Yenge buradan da sana teşekkür edeyim, her pazar yolla o yaramazları bize.En azından “bugün yatacam, erken kalkmayacam” düşüncelerimi suya düşürsünler.Halalar anne göndermezse, ağlayın gönderir, biliyorsunuz yöntemi artık: )


Emre’yi zaten tanıyorsunuz.O benim prensim, çok kıskançtır zaten, biraz övgü dolu sözler yazayım yoksa gene küser bana.Yakışıklı Emrecik halasına çiçekte toplarmış, “arkanda ne var halacım” diye sorduğumda, “bişey yok” deyip “süprizzzzz” diyerek halasına uzatırmış.Halası da bu anı ölümsüzleştirirmiş.Halacım, hayatın o çiçekler kadar renkli olsun ve ilerde o çiçekleri vereceğin bir hayat arkadaşın olsun.Annen duymasın, aramızda kalsın, sonlar ağlar dayanamaz o sulugöz.

İki bıcırık geldi de bittimi bütün gün.Kocaman hayırrrr.Sena hanım, görür görmez damladı, arkasından biri daha, biri daha.Oynatmaya az kalmıştı ama bünye sağlam Allah’tan.Sapasağlam günün kapanışını yaptık.Bu sefer benim halamı karşılamaya, görmeye gidiyoruz.Halamız, umreden geldi.Allah kabul etsin, Allah banada, bizlere de ve hepinize nasip etsin inş.Halam diyor ki “ insan gurbete gittiğini sanıyor ama asıl biz burda gurbetteymişiz”.Halacım dünya zaten bize gurbet değil mi?.İnsan bıkmadan, usanmadan dinleyebiliyor, resimleri izleyebiliyor.İnşaAllah gitmek , görmek nasip olur.


Bir de halamıza pasta yaptık.Emre-Selma işbirliği Sena, Sude karışmaları arasında böyle bir şey çıkardılar ortaya.Benim görevim çocukları olay mahalinden uzaklaştırmak olsa da pek başarılı olduğum söylenemez.Yine de güzel bir şey çıkardılar ortaya.Biz halamıza böyle pasta yaparken, bir gün belki bizim yeğenlerde bize yaparlar.Bugün sana, yarın bana değil mi ama?

Pazar az sonra bitmek üzere iken, inş sizler de güzel bir pazar geçirmişsinizdir.En güzel günler sizlerle olsun inş.
Sağlıcakla kalın ve bir çocukla uyanacak günlerle kalın.
Hadi şimdi de hayırlı haftalar olsun…

Labels: , ,

posted by suveyda @ Permalink ¤11:08 PM   6 comments
Saturday, April 28, 2007
MEKTUPLARDA YILLANIR MI?
Avustralya Postahanesi Reklamı
Akşam oldu yine hapis kitlendi
Demir perdeleri çekme gardiyan
Ne yar'dan haber var ne mektup salan
Bi de sen belimi bükme gardiyan

Mahzuni şerif
,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,
,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,

…bir mektup bıraktım, sen gelince, dönünce bulasın diye.Biliyorum bir gün döneceksin, beni bulamasan da döneceksin.Beni soracaksın, arayacaksın ve mektubumu bulacaksın.O mektubu al ve kalbine koy.Kelimelerim kalbine dokunsun, o sıcaklık seni bana getirsin.Sonra aç oku ve beni bul.
Beni bulamasan da, biliyorum elbet döneceksin.
Beni her hatırlayışında mektubumu tekrar tekrar kalbine koy ve kelimeler seni bana getirsin.
Bana gelemesende mektubu kalbine koy.
Kalbine koy.
Mektubu kalbine koy.
Kelimelerimi kalbine koy.
Beni bulamasan da kalbine koy.

(bir filmden arda kalanlar…)

Labels: , , , ,

posted by suveyda @ Permalink ¤12:16 AM   11 comments
Friday, April 27, 2007
HAYIRLI CUMALAR

Bir mütefekkirin ifadesiyle;

“Malını yitiren az bir şey yitirmiştir, dostunu yitiren bir şeyler yitirmiştir, fakat inancını yitiren her şeyini yitirmiştir”

İnancı kaybetmek, umudu kaybetmektir.

CUMANIZ MÜBAREK OLSUN…

Labels:

posted by suveyda @ Permalink ¤12:04 AM   3 comments
Wednesday, April 25, 2007
23 NİSAN NEŞE DOLUYOR İNSAN.YA SONRA?

Malumunuz geçen gün 23 Nisan Çocuk Bayramı’nı kutladık.Sokakta gezen cıvıl cıvıl çocuklar bir gözün görmek isteyeceği en güzel tablolardan biriydi.Bugünde bayramın sonraki günlerinden biri olarak okul zamanımın en sevmediğim günleri olarak hafızamda yer etmiştir.Olaya balıklama dalmış olsamda bunun bir izahi var elbette.

Okuldayken; resim, beden eğitimi ve müzik derslerinden nedense pek hazetmezdim.Tamamen beceri, yetenek ve istek işi olan bu derslerle nedense yıllarca beraber olsakta birbirimize kanımız pek kaynamamıştır ve aynı ortamda bulunup ortama uyma zorunluluğundan öteye gidememiştir.Aramız bazan ısınsa bile fokurdadığını gören duyan olmamıştır.

İşte bu sebeple bayramdan sonra gelen ilk resim dersinde , “acaba bugün ne resmi yapacağız düşüncesiyle bakan bizlere” dönüp “çocuklar bayram izlenimlerinizi resmedin” cümlelerini duymak, benim gibi resim çizme fukarası için yeterince yıkıcı, hatta iç çökertici sayılabilirdi.Bütün ders boyunca insan çizememenin ezikliği ve siniriyle ona buna dönüp “sen ne çizdin” demekten öteye gidemiyordum ve bana soranlara hep cevabım hazırdı.

-“Arkadaşlar bayram oldu bitti bende, herkes evine gitmiş, bende boş sahayı çizdim.” diyerek bomboş sayfayla kalmışlığım az değildir.

Hocanın “bitiremeyenler evde devam etsinler” cümlesi o anlık bir rahatlama sağlasa da eve gidince gökten zembille yetenek inmeyecekti ya.Bir yandan şükrediyordum, güzel resim çizen arkadaşım, en iyi arkadaşım olduğu ve aynı sırada oturduğumuz için.Dostluk böyle zamanlarda belli olur diyerek az kol kanat germedi bana.

Resim dersinde notumun düşük olmamasına sanırım çizdiğim manzara resimlerine borçluyum.Bu konuda fena sayılmazdım.Bir gün bitecek mi bu çin işkencesi diye düşünürken, liseyi en çok resim dersi olmadığı için sevmiştim diyordum ki şimdi “halaaaa bana resim çizsene” diyen yeğenlerimi küçük halalarına yollayarak püskürtebiliyorum.Bakalım nereye kadar.

Gelelim beden eğitimi dersimize.Dikkatinizi çekiyorum özellikle beden eğitimi yazıyorum.Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek içermiş hesabınca bir yaram var bunda da.

Hocamız beden demeye kızdığı için bu şekilde söyleyenleri kendi usulünce cezalandırmaya çalışmıştı.”Hay dilimi ısırsaydım da demeseydim” dememe fırsat kalmadan yüz defa beden eğitimi yazma cezasına çoktan çarptırılmıştım.Bin defa yazdırılan arkadaşlarımı görmek bile yüreğime su serpmiyordu.Bir ders daha kendisinden nefret ettirilmeyi başarmıştı.Haklıydı ama bu şekilde değil.Cezası etkili olsaydı bugün de beden demezdim, aksine antipati kazanmama neden oldu.

Ve müzik.Beni oflayıp puflattıran bir ders daha.O flüt zımbırtısını hâlâ saklasam da o zamanlar hep birinin kafasında parçalama hissi uyandırırdı bende.Ya ben çalamıyorum, öyle bir becerim yok, isteğimde yok zaten neden beni zorluyorsunuz? Vermemiş işte Mabud, neylesin bu mahmud.Hem ben öyle ulu orta şarkı söylemekte istemiyorum.”Urfanın etrafı dumanlı dağlar aman aman “ diyene eşlik ederim o kadar.Sol anahtarını ilk çizişimde yuvarlayamamak bir tarafa yaptığımız kanonlar çok eğlenceliydi oda diğer tarafa.

Yetmiyormuş gibi, sen tut koroya kat. “Oynatmaya az kaldı, doktorum nerde” demeden önce “o kadar kişi arasında benim sesim zaten belli olmaz” gibi züğürt tesellisiyle avunmakta cabası.

Diyorum ki; olmuyor böyle.Zorla güzellik olmuyor ve buna estetikte yapılmıyor.Bir insanı geliştirmek, yetiştirmek ve kazanmak isteniliyorsa becerileri neyse onun üstüne gitmek gerekiyor.Olmayan becerilerinin üstüne gidip nefret ettirmenin bir alemi yok.Belki matematik, türkçe veya diğer derslere çalışarak bir şeyler yapabiliriz ama biliyoruz ki bu dersler öyle değil.

Karne günü gelip anne babalara karneler gösterilince bu üç derse hiç bakmadan geçerler.Zaten o dersler hep kolaydır, yapılamayacak ne vardır?Herkes alır o derslerden iyi notları.Öyle olsaydı, bu ülkede ressam, sporcu ve müzisyen bolluğu olurdu, uluslar arası başarılarımız olurdu.Bu kadar akademisyen öğretmenin ötesinde, bildiğini sergileme ve sunma yoluna giderdi.Oysaki bahsini ettiğim kişiler, parmakla gösterilebilecek kadar az. Çünkü o notlar becerilerin ve isteklerin notları değil.

Şimdi sırasında oturup “acaba ne çizsem” diye kıvranan öğrenciye ne denilebilir ki.
Çizme bir şey, bayram olmuş bitmiş, ne çizebilirsin ki…
Bir 23 Nisan neşesi de böyle kursakta bıraktırılır işte.Güzel kıyafetler giymek dışında nasıl sevinsin ki çocuklar?
Yine de gülmek en çok çocuklara yakışıyor, nasıl olsa onlar neşelenecek bir şey bulurlar.
Etrafınızda sevgi pıtırcıkları eksik olmasın inş...

Not: Çok uzun yazı oldu, birkaç gün idare eder artık:)

Labels:

posted by suveyda @ Permalink ¤10:21 AM   5 comments
Monday, April 23, 2007
KENDİ KÜÇÜK AKLI BÜYÜK KONUĞUM

Süveyda: Sena merhaba nasılsın?
Sena: İyiyim.Nereye yazıyon?
Süveyda: Bilgisayara.
Sena: Biliskaraya mı?
Süveyda: evettt:)
Süveyda:Konuşalım mı biraz?
Sena:Ne konuşacaz.Araştırma mı yapacaz?
Süveyda: Evet araştırma yapacaz.
Sena: Yapalım o zaman.Hadi çabuk.Hemen.
Süveyda: Tamam tamam:)

Süveyda: Gel biraz konuşalım o zaman.
Sena: Benimle konuştular ki, çektiler ki beni.
Süveyda: Kim konuştu?
Sena: Başbakan geldi ya buraya.Sen bilmezsin ama başbakanı.
Süveyda:Niye bilmem?Adı nedir ?
Sena: Bilmezsin senn.Başbakan Erdoğan .Sen tanımazsın.
Süveyda: Tamam öğrendim bende şimdi:)

Süveyda: Seçimlerden haberin var mı senin Sena?
Sena: yokk.
Süveyda: Hani cumhurbaşkanı seçilecek ya, kim olacak sence?
Sena: Bilmem.Ama şey yaz.
Süveyda: Erdoğan mı?
Sena: Yok o değil.O olmaz.O başbakan.Amannn boşverrr.
Süveyda:Tamam bunada peki: )

Süveyda:Sen büyüyünce ne olacaksın Sena?
Sena: Tabikide öğretmen.
Süveyda: Niye öğretmen peki?
Sena:Hani bişeyler sorarlar ya cevap vermek için.
Süveyda: Hıııııı.

Süveyda: Hadi eve git şimdi, annen çağırıyor.
Sena: Ne zaman çağırdı?
Süveyda: Şimdi.
Sena: Diyosunnnn.
Süveyda: Diyorum.

Sena: Hadi baybay.
Süveyda: Nereye?
Sena: Bi yere yok.
Süveyda: Eeee niye öptün?
Sena: Öleeeee.
Süveyda: Hadi eve git şimdi annen kızar sonra.
Sena: Nasiiiiii
Süveyda::) senaaa.
Süveyda: Gel alnından öpecem seni.

Labels:

posted by suveyda @ Permalink ¤8:47 AM   15 comments
Saturday, April 21, 2007
NİŞANIMIZ VAR

Günlerden Cumartesi,
Aylardan Nisan,
Ve tarih 21 Nisan 2007
Bizde böyle bir not düşelim.

Hilalim, dostum, canım, doktorum, hiloşum ömür boyu mutluluklar seninle olsun.
Hani demiştin ya bir ara, Ankara’da senin için atan bir kalp var diye, işte o kalbin içine huzur, mutluluk, neşe, sağlık, sevgi, aşk dolsun ve atmaya devam etsin.Nişan, aşk, sevgi, yüzükler, aile, dostlar hepsi burada ve sinemalarda:)

Tostum tebrikler:)

Allah tamamına erdirsin inş.

Hilal ve Sinan’a Süveyda’dan mutluluklar…

Not:Böyle yazılar çok olacak bu gidişle, uyarmadı demeyin:)



Bu güller sizin için...

Labels:

posted by suveyda @ Permalink ¤4:31 PM   7 comments
AKIL KAPISI, EV KAPISI, KAPILAR




Bu resimlerden ne anladınız?
Durun ben açıklayayım.

Trabzon’un Akçaabat ilçesine bağlı Orta Mahalle’de oturan Ali Kölemenoğlu’nun evine yaptığı dış kapı kaç gündür internette geziyor.Forumlara konu oluyor, haberlerde geyik konusu oluyor, görenlere bol malzeme oluyor.Sonra arkadan gelen gülüşmeler, hah hah hah, hih hih hih, koh koh koh ve “bu Karadeniz insanı çok alem, yaptıkları işe bak” diye bitirilen cümleler.Bir de tutup bunu bana ikidebir mail diye yollamazlar mı illallah yani.

Evet Karadeniz insanı komiktir, şimdikilerin tabiriyle geyiktir, şakasını da yapar, her türlü şakaya da katlanır, sıcakkanlıdırlar, elleri ayakları durmaz, hep bir iş yapmak isterler, kolay kolay boş oturmazlar, ilginç fikirleri vardır ama çok özürdileyerek söylüyorum ki ne yaptığını bilemeyecek kadar salak değildirler.

Güya neymiş efendim, dış kapıyı çalanlar, bir süre sonra yan duvar olmadığını ve oradan rahatlıkla eve ulaşılabileceğini görünce, dış kapının neden yapıldığını anlamakta güçlük çekiyorlarmış. Aile şehir dışında olduğu için gazeteciler de kapının yapılış amacını öğrenememişler.Bilmem ne bilmem ne işte.

Pes yani!
Sen onca sene gazetecilik oku, güzel yurdumun onca sırlı olayına, anlaşılmayacak bir sürü vakasına şahit ol sonra bunu anlama.Mahalle sakinleri oranın park yeri olduğunu söyleseler ve park yeri olduğu bu kadar bariz iken fıkralara dahi malzeme edecek bir konu bulmanın alemliğini yaşıyorlar ve yaşatıyorlar insanlara.Üstelik ordaki inceliği, kıvrak zekayı anlamamakta cabası.
Arabandan inersin evine girersin, bu kadar basittir olay ve araba parkedilen bir yerden misafirlerini sürtüne sürtüne içeri almaz başka bir kapı yaparsın.Biraz da nezaket kokan bu ufak yapıda olmadık senaryolar üretip dalga konusu yapıp, gülecek yer arayan insanları anlayamıyorum bazan.

Evet Karadeniz’in bir Temel’i vardır, insanları güldürür, eğlendirir, yeri gelince dersini de verir, kendisi de güler ama birileri bir yerde bişeyler yapıyorsa bu aptallığından, ne yaptığını bilmemezliğinden değil, tamamen akıl ürününden kaynaklanıyordur.

Ben şimdi niye yazdım bu yazıyı?
Kızdığımdan mı?
Hayır!
Kesinlikle kızdığımdan değil.
Sadece;
Karadenizlilerin her yaptığında bir fıkra arayan insanlara cevap olsun diye.
Bilmem anlatabildim mi?
Akıl kapılarınız her zaman açık olsun inş.

Labels:

posted by suveyda @ Permalink ¤8:43 AM   5 comments
Friday, April 20, 2007
HAYIRLI CUMALAR

Efendimiz in (sav) vefatından iki gün önce yaptığı son konuşma;

Sevgililer Sevgilisi Medine de 13 gün süren ateşli hastalığının şiddetlendiği on birinci gününde mescidine çıkar ve en mühim son konuşmasını yapar.

“-Ey insanlar!

Yönetiminizde bulunduğum ilk günden bugüne gelinceye kadar kimin sırtına bir kamçı vurmuşsam işte sırtım gelsin o da bana vursun!

Kimin kalbini kıracak bir söz söylemişsem işte kalbim, gelsin o da bana aynı sözü söylesin!

Kimin bir dirhem hakkını almışsam işte malım, gelsin o da benden hakkını alsın!

Sadece bu teklifle kalmıyor, isteklerine şu ikazları da ekliyordu:

Sakın içinizden biriniz demesin ki, hakkımı isteyecektim; ama Resulullah ın darılacağından korktum da isteyemedim. Şunu kimse unutmasın ki, benim inancımda hakkını isteyene darılmak yoktur. Hatta benim en çok sevdiğim kimse, benden hakkını alan yahut da helal eden kimsedir. Ancak bu suretle Rabb imin huzuruna üzerimde kul hakkı olmadan çıkabilirim! Bu sırada dinleyenlerden biri ayağa kalkarak:

Ya Resulallah, der, öyle ise benim zatınızda üç dirhem alacağım var, onu istiyorum!..

Borcum nereden kaldı hatırlatır mısın? sorusuna adam şu cevabı veriyor:

Size çölden gelen bir fakir yardım istemişti de, sizde bulunmadığından emriniz üzerine ben vermiştim üç dirhemi. İşte onu talep ediyorum.

Bu hatırlatmadan sonra Efendimiz in (sav) cevabı aynen şöyle olur:

Amcamın oğlu Fazlı! Borcum sabit olmuştur, hemen öde, beni kul hakkından kurtar!..
"Allah bizlere böyle devlet yöneticileri nasip etsin inş."

CUMANIZ MÜBAREK OLSUN…

Labels:

posted by suveyda @ Permalink ¤12:10 AM   7 comments
Wednesday, April 18, 2007
BİR HÜZNÜN DUASI
Taifliler, önce, Rasul-i Ekrem’i alaya aldılar.Sonra hakarete başladılar.Kendisini sokaklarda yuhaladılar.Daha sonra da Taif’ten çıkmaya mecbur ettiler.Her iki taraftan taş yağmuru başladı.Rasul-i Ekrem’in ayakları kan ter içinde kaldı.Ayakkabıları kan doldu.Sağdan ve soldan atılan taşlardan, yol arkadaşı Zeyd de yaralandı.

Hava çok sıcaktı.Bunaltıcı bu sıcak hava içinde Taifliler, usanıncaya kadar takip etmişlerdi.Yol üstünde küçük bir bağ vardı.Taifliler kıymetini bilmedikleri misafirlerini bu bağa kadar taşlamışlardı.Taif seyahatinde uğradığı bu feci muamele, Rasul-i Ekrem’i çok müteessir etmişti.Fakat kimseye beddua etmiyordu.Bu suretle, ilahi peygamberliğinin delillerinden birini daha göstermiş oldu.

Ancak Rasul-i Ekrem, Peygamberlik hayatının en nazik noktasında bulunuyordu.Hayatı boyunca, uğradığı en büyük acı bu idi.Hıristiyan tarihçi Corci Zeydan’ın da dediği gibi.

Bir çardağın gölgesi altında ellerini kaldırarak, şöyle yalvarmıştı:

«Allah'ım insanlar karşısındaki zayıflığımı, güçsüzlü­ğümü ve çaresizliğimi sana söylüyorum.


Ey Merhametlile­rin en merhametlisi, sen zayıfların Rabbisin. Ve sen benim Rabbimsin. Beni kimin ellerine emanet ediyorsun? Bana kötü davranan yabancı birinin ellerine mi? Yoksa bana karşı silahlandırdığın bir düşmana mı? Buna aldırmam, yeter ki senin gazabın olmasın. Fakat senin yardımın be­nim için daha geniş ve daha rahattır!

Tüm karanlıkları aydınlatan ve bu dünyayı da ahireti de düzene sokan Nu­runa sığınıyorum. Yeter ki senin kızgınlık ve gazabın üze­rime olmasın. Dilediğine yardım etmek senin elindedir. Senden başka güçlü ve kuvvetli yoktur.»


Mevlana Muhammed Ali der ki:
Bu kadar feci şartlar içinde, bu kadar yüksek duygulu bir ruhun temizliğini takdir etmeyecek hassas bir kalp bulunabilir mi?Bir yalancı davacının müthiş işkencelere uğradıktan sonra, bu kadar asil duygulara tercüman olması tasavvur edilebilir mi?

Hz.Muhammed, bir insanın dayanabileceği bütün şiddetlere göğüs germiş, bir insanı intahara sevkedecek bütün felaketleri akıllara hayret verecek bir sabırla karşılamıştır.Allah’a bu, ne metin iman! İlahi iradeye bu , ne yüksek bağlanış! Rasul-i Ekrem, Allah’ın rızasına nail olduktan sonra, başına gelen bütün felaketlerin bir hiç olduğunu söylüyor.

Peygamberimiz – İslam Dini ve Aşere-i Mübeşşere
Zekai Konrapa


Labels:

posted by suveyda @ Permalink ¤9:03 AM   10 comments
Tuesday, April 17, 2007
AAAAA GENE SOBELENMİŞİZ

cadıcım gelir gelmez revamı bu şimdi:)
Hadi bu seferlikte yapalım bidaha olmasın, ona göre anlaşalım:)
1-1 BUGÜNE KADAR YAŞADIĞINIZ 3 ŞEHİR:

-Artvin
-Bursa
-İzmit

1-2 TATİL İÇİN GİTTİĞİNİZ VE ÖNERECEĞİNİZ 3 ŞEHİR:

Benim gibi birine ve yaşadığım yere göre sorulması gereken en tehlikeli soru:)
Bundan belki dört beş sene önce bu soru sorulmuş olsaydı farklı yerler önerebilirdim.Ama şimdi köyüme gidip, balkonda oturmaktan, dinlenmekten, uyumaktan, gezmekten, güneşin doğuşunu, batışını seyretmekten, sabah uyandığımda babannemin hazırlamış olduğu güzel ekmek kokularını duymaktan, yaz yağmurunda ıslanmaktan, gece çıkan ışık veren böcekleri kovalayıp “ben daha çok yakaladım” demekten öte bir şey düşünmüyorum.Oraya bile gidememenin ezikliğini yaşarken başka tatil yerlerinde gözüm yok zaten.Rahat huzur ve sakinlik yeterli benim için.
Sizlere de tabiki bir Karadeniz turu önerebilirim:)
Şöyle Ordu’dan başlayın, hem en uzun tünelden geçmiş olursunuz(reklamlar:) ), bu arada tünel çok güzel olmuş, sonra Trabzon uzungöl, Rize ayder ve Artvin karagöl.
Daha ne istersiniz ki.Ha illada kalabalık olacak benim gideceğim yerler diyorsanız buyrun güle güle: )



1-3 YAŞAMAK İSTEDİĞİNİZ VEYA GÖRMEK İSTEDİĞİNİZ 3 ŞEHİR:

Yaşamak istediğim şehir hakkında öyle keskin düşüncelerim olmadı hiç.Allah nereyi nasip kısmet etmişse orada huzurlu bir şekilde yaşamayı düşünmüşümdür hep.Ama nereye gidersem gideyim doğup büyüdüğüm Artvin hep gözümde tütmüştür.

Görmek istediğim çok yer var aslında.
Doğuyu çok merak ediyordum, ( Diyarbakır, Mardin, urfa vs ).Gördüm oraları artık merak etmiyorum.
Batıyıda gördüm, oralarıda merak etmiyorum.
İç anadoluyu da gördüm oralarıda merak etmiyorum.
Kaldı güney.Orayı zaten merak etmiyorum:)
Karadenizde yaşıyorum zaten.
Yurt dışına çıkalım.
Ben aslında Fas ve Kudüs’ü çok görmek isterdim.Bir de Hindistan olabilir.Ordaki insanlar sokaklarda sürekli dansmı ediyorlar diye düşünmüyor değilim bazan:)



2-1 ŞU ANDAKİ MESLEĞİNİZ:

Nasıl derler benim gibileri için.Serbest meslek.Her işi yaparım abi de demem ama:)


2-2 YENİDEN DÜNYAYA GELSENİZ HANGİ MESLEĞİ SEÇERSİNİZ:

Aşçı olmak isterdim.Ya da psikolog.Ya da danışman.
Bu soru çok havada bir soru.Kimbilir belkide bişey olmak istemezdim, nerden bileyim:)
Ya da küçük çocuk edasıyla anne olmak isterdim işte :)


2-3 KESİNLİKLE YAPMAM DEDİĞİN MESLEK:

Veterinerlik.Asla yapamayacağım meslek.Hayvan seçme hakkım olsa belki ama sanmıyorum böyle hak olduğunu bende bu mesleği yapacak ufacık bir emare bile yoktur.



3-1 YAŞAM FELSEFENİZİ OLUŞTURAN SÖZLERDEN BİRİ:

oooo bir sürü hemde:)
Ama en önemlileri;

“ Sana yapılmasını istemediğin şeyi başkasına asla yapma”

“Ne gökte, ne denizde, ne dağların içinde, ne de ormanların kuytu bir köşesinde, hiçbir yer yoktur ki, insan yaptığı fenalıktan, karşılığını görmeden, kurtulup sıyrılabilsin”

“Başkasını kıran, inciten bir insanın kendisi de bundan mutlaka yara alır.Kötülüğün oku mutlaka geri döner”

“her şeyde bir hayır vardır”

“kafana tokadan başka bişey takma” kayhanı gururla anıyoruz burda:)

3-2 ÇOK SEVDİĞİNİZ BİR KİTAPTAN ALINAN PARAGRAF VEYA BÖLÜM:

Martı Jonathan Livingston Yazar : Richard Bach
Çok güzel bir kitap okumayanlara tavsiye ederim.Kitap incecik bir günde bile okuyabilirsiniz ama içindekileri sindirmek günlerce sürebilir.
Aklımda tam bir alıntı olması yok ama bir yerlerden bulabilirim.Mr.Google sağolsun:)


“Uçmanın anlamını keşfetmeye çalışan ve bunun için bir martının uçuş sınırlarını aşmak isteyen bir martı Jonathan. Sanki betona çarpıyormuş gibi, rüzgâra ve denize çakılıp binlerce küçük martı parçası olmayı dahi göze alarak…Çoğu martı, sırf yiyecek bulmak, sahilden ayrılıp tekrar geri dönebilmek için uçar. Bunun dışında bir şey öğrenmek için uçmazlar. Onlar için uçmanın tek anlamı karınlarını doyurabilmektir.Oysa Martı Jonathan için uçmanın anlamı bu değil. O tutkuyla seviyor uçmayı. “Yaşamak için ne çok sebep var,” diye düşünüyor uçmanın anlamına vardıkça. Kabiliyetlerinin sınırlarını aşmak, onu yaşatan en büyük sebep. Onun için balıkçı teknelerinin etrafında o rutin, sıkıcı dönüp dolaşmadan başka sebepler de var yaşamak için. Cehaletimizi kırabiliriz. Becerilerimizi, yeteneklerimizi ve zekâmızı kullanarak kendimizi bulabilir, kendimiz olabiliriz. En önemlisi hür olabiliriz!

“Anlayarak bakmaya, bildiklerinin ötesine geçmeye çalış!” dedi Martı Jonathan, Martı Fletch’e.
“O zaman uçmanın anlamını daha iyi öğreneceksin.”
“Sınır yok!” dedi martı Fletch gülümseyerek.
Sınır yok Jonathan! “

okumayanlar mutlaka okusun, sonra Süveyda iyki demişsin diyeceksiniz, görürsünüz, buraya yazıyorum: )

hımmm, bide şunu not almışım, hoşuma gitmiş demek ki;

“Elimi uzatabileceğim halde uzatmadığım için yüreği kundaklanan her insanın katili olarak beni hesaba çekecekler.Gel diyecekler, sen elinden tutsaydın bu insan şimdi ateşe mahkum olmayacaktı.Sen sorumluluğunu yerine getirseydin, kitap mahsun olmayacaktı.Bir benimle ne çıkar demeyeceksin.
Baharın haberini karın altında, kışa inat açan kardelenlerin verdiğini unutmayacaksınız.”
(Yürek fethi-Mustafa İslamoğlu.)

3-3 SEVDİĞİNİZ ŞİİRDEN BİR PARÇA:
Bu soru için sizi Rukalciğime yönlendirebilirim aslında..Şiirden anlayan ve benide anlamlandıran dostum.Şiir kültürümün çoğunu ona borçluyum ben.Sağol Rukalim: )

Ama bir örnek gerekirse Akif başkadır benim için,

“Yumuşak başlı isem, kim demiş uysal koyunum?
Yumuşak başlı isem kim demiş uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boynum.
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim,
Adam aldırma da git, diyemem aldırırım
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.”

Ve bir de şu,

“Bir nefes dumana sığınmak,
Sevilmek sevmek varken
Al yüreğini yere fırlat
Böyledir ellerimde can verişi
Ellerimle büyüttüğüm
Düğüm düğüm çözdüğüm
Her dert, her ümit…
“Üstü kalsın sevdiceğim,
cankefisim çöktü”

diyemem ya…


TARİFLER VARMIŞ SIRADA,

Ben çok basit, çok pratik, sıradan ama bir o kadar güzel bir tarif vereceğim.Kahvaltı için süper oluyor.E tabi Karadeniz yöresinden bu da:)

2 yumurta, 2 su bardağı un, bir yemek kaşığı tuz ve 1 su bardağı suyu karıştırın, tavada sıvı yağ da ,( tereyağı olsa tabi daha güzel olur) kaşık kaşık koyarak önlü arkalı kızartın.Sonrada afiyetle yiyin.Yerken beni hatırlayın.Tabi yaparsanız:)

Diğer tarifler için bir zamanlar yemek bloğu rüzgarına kapıldığım bloğuma havale ediyorum sizi.Herşey bildiğimiz gibi işte.Değişik bişey biliyorsanız söyleyinde yapalım.

Ohh be, bitti.Kaç defa diyeceğim beni sobelemeyin diye:)İnş bu son olur.Kendimi sorgu koltuğunda hissediyorum.Bir başkasını anlatmak olsa kolay ama insanın kendini anlatması zor.Bu zaten benim zayıf noktam:)Bu oyunu küçükkende sevmezdim.Arkamdan birinin koştuğunu düşününce nefesim kesilirdi.Kızlar gelin çizgi oynayalım:)Ben de birini sobeleyip kimsenin canını yakmak istemiyorum:)
Kalın böyle sağlıcakla…

Labels:

posted by suveyda @ Permalink ¤10:34 AM   6 comments
Sunday, April 15, 2007
8 NİSAN PAZAR= ÖNEMLİ BİR GÜN

Reklamlar bitti, döndüm arkadaşlar.Biliyorsunuz artık film arası reklam değil, reklam arası film verme zamanı.Bizde uymuş olduk ama hoş değilmiş böyleside.Hoşgeldim, hoşbuldum , şükürler olsun iyiyim, sizler nasılsınız?Yokluğumda sayfamı yalnız bırakmayıp beni ziyaret ettiğiniz için teşekkür ederim tüm gelenlere.

Bugün günlerden pazar fakat ben bir hafta öncesine, geçtiğimiz pazara, 8 Nisana dönmek istiyorum.Üç önemli olay vardı geçen pazar için.

Birincisi hepinizin benden daha yakın olarak gördüğü başbakanın Artvin’i ziyareti ve barajn açılması.Ben göremedim ama önemli değil, annem tüm ayrıntılarıyla anlatır zaten şimdi: )

İkincisi, dayımın kızının düğünü vardı.Güzel bir düğünle evlendirdik onu.Canım benim ne güzel gelin oldu.Ömür boyu mesut bahtiyar içinde yaşar inş.Ayakkabısının altına isimlerimizi yazdık ama nafile bizimki silinmemiş gitmiş olmayacak kişilerin silinmiş: )

Üçüncüsüne yani en önemlisine gelelim şimdi.8 Nisan benim blog dünyasına adım atışımın ilk doğumgünü.Tam tamına bir senemi doldurmuşum.Bundan sonra ne kadar devam eder bilemem ama acısıyla tatlısıyla güzel zamanlar geçirdim buralarda.Bunun için buraya gelenlere bir kez daha teşekkür ediyorum.

Blog dünyasıyla pek çok kişiyi tanıma fırsatım oldu.Kızdığım, üzüldüğüm, güldüğüm, şaşırdığım, eğlendiğim, çok şey öğrendiğim, kendimde yeni şeyler keşfettiğim, yeni insanlar tanıdığım, gırgır şamata günlerim oldu.

Bütün bunlar vesilesiyle bloğumun ilk yıldonümünde sizlerden bir isteğim olacak.Bütün bu bir sene içerisinde beni nasıl tanıdığınızı, nasıl bildiğinizi, neler düşündüğünüzü bilmek istiyorum.Süveyda denilince aklınıza neler geliyor mesela?Nasıl biri şekilleniyor kafanızda?Süveyda'yı nasıl tanıyorsunuz?

Velhasıl diyorum ki,

Ey cemaat, Süveyda’yı nasıl bilirsiniz?

Ve tekrar hoş buldum, hoş buldum, hoş buldum : )

Labels:

posted by suveyda @ Permalink ¤12:43 PM   11 comments
Thursday, April 05, 2007
KÖYÜMDEN MANZARALAR
































Sizler resimlere bakadurun gelecem ben, reklamlardan sonra burdayım:)
Sevgiler, saygılar...

Labels: ,

posted by suveyda @ Permalink ¤11:09 AM   19 comments
Wednesday, April 04, 2007
YA SABIR

Allah'ım sabır ver bana,

Labels:

posted by suveyda @ Permalink ¤2:26 PM   8 comments
Tuesday, April 03, 2007
BAŞARI


· Sık sık gülmek ve çok sevmektir;

· Akıllı insanların saygısını ve çocukların sevgisini kazanmaktır;

· Dürüst eleştirmenlerin onayını almak; sahte dostların arkadan vurmalarına dayanmaktır;

· Güzeli sevmektir;

. Herkesteki en iyiyi bulmaktır;

· Karşılık beklemeyi hiç düşünmeden kendiliğinden vermektir;

· Geride ister sağlıklı bir çocuk, ister kurtarılmış bir ruh, ister bir parça yeşil bahçe, ister iyileştirilen bir sosyal durum bırakarak dünyanın iyileşmesine katkıda bulunmaktır;

· Gönlünce eğlenmek ve gülmek; kendinden geçerek şarkı söylemektir;

· Tek bir kişi bile olsa, birinin sizin varlığınızdan ötürü daha rahat nefes aldığını bilmektir.
İşte bu başarılı olmaktır
Ralph Waldo Emerson

Labels: ,

posted by suveyda @ Permalink ¤9:34 AM   5 comments
Monday, April 02, 2007
EZİLİYORUZ, BOZULUYORUZ VE DÜZELEMİYORUZ

Amerika’da internette sapık ruhlu insanları (insan demekte zor ya) yakalamak ve deşifre etmek için polis-medya işbirliğiyle yapılan bir program var.Sizlerde görmüşsünüzdür.Nette bir süre konuştuktan sonra buluşma yeri ayarlanıyor, ki bu daha çok evler oluyor, buluşma yerinde adam diyeceğimiz yaratık beklediği kişi yerine program yapımcısı ve polislerle karşılaşıyor.

Bu yakalanma esnasında bazıları kaçmaya çalışırken, ki kaçmak imkansız oluyor artık zaten, bazıları da her şeyin bittiğini sandıkları hisle konuşmaya başlıyorlar.Haberlerde birkaç kez bu programın düzenleyişine şahit oldum ve içler acısı durumlarla karşılaşabiliyorsunuz.

İnsan bazan öyle bir duruma geliyor ki artık hiçbirşey sizi şaşırtmayabiliyor.Bu, geldiğimiz durumdan, yaşanılanlardan, şahit olduklarımızdan, duyduklarımız ve gördüklerimizden kaynaklanıyor elbette.Pek çok kişi ve ortam tarafından bunlar doğal olarak gösterilmeye çalışılsa da hiçbir zaman doğal olmayacak ve ben her defasında şaşırmaya devam edeceğim.

Bahsettiğim programda sapık olarak nitelendirilen insanlar öyle sokak serserileri, işi gücü olmayan, parasız pulsuz olmayan kişilerde değil.İşin ilginç tarafı içerisinde iş adamlarının da olduğu, zengin, parası, malı mülkü olan, mevki sahibi olan insanlar.Üstelik hadi genç olsa neyse, yapar diye gafletle söyleyebileceğimiz gruba giren kişiler de değil, aksine yaşını başını almış, çoğunlukla otuzlu, kırklı yaşlarda olan insanlar.İşin daha kötü tarafı buluşmaya gittiği kişiler daha çok küçük ve kendi çocukları yaşlarında.

Geçen gün şahit olduğum yakalanma esnasında ki program yapımcısının söylediği söz aslında herşeyi anlatmaya yetiyordu.Yine sapık ruhlu biri ve buluşmaya geliyor, karşısında kameraları görünce şaşkınlık içerisinde masaya oturuyor ve sunucunun şu sorusuna muhatap oluyor.


-Eğer bu kız, senin çocuğun olsaydı razı olur muydun?

-Tabiki hayır , razı olmazdım,

şeklinde verilen cevap aslında herşeyi özetliyordu.Kendimiz için istediğimizi, başkası için istediğimiz zaman gelince, kendimize yapılmasını istemediğimiz şeyi , başkasına da yapmayınca işte o zaman adam olacağız.Belki o zaman insan olma sıfatını taşıyıp insanca yaşama erdemine kavuşmuş olacağız.

Olaya her ne kadar Amerika’da yaşananlardan başlasamda ülkemizde de ortaya çıkmayan bizlerin bilmediği bir sürü örnekleri vardır eminim.En basitinden açılan saçma sapan sitelerden, gazete köşelerinde yayınlanan akıllara zarar ilanlardan, televizyonlarda izlediklerimizden anlayabiliriz durumun vehametini.Bu çocuklarımıza interneti, televizyonu yasaklamakla çözümlenecek bir olay değil, ki adım başı net olan bir ülkede yaşıyoruz ve arayan mutlaka bulur.Kendi evinde televizyonu bulamayan çocuk komşusuna gidip orda izleyecektir.Bütün bunların ötesinde şuurlanmak ve şuurlandırmak.Önce kendimizden başlayacağımız hareketle ancak aileler düzelirse toplumlar ayağa kalkar ve bireyler o zaman kurtarılır.

1400 sene evvel yaşanılan olay ne kadar da günümüze ışık tutuyor ve cevap oluyor bütün sorulara.

"Bir gün Kureyş kabilesinden bir genç Hz. Peygamber’in (sas) huzuruna gelerek, “Ey Allah’ın elçisi, bana zina etmek için izin ver.’’ dedi. Ashaptan bazıları, bu ifadeleri İslam terbiyesine aykırı görerek genci azarlayıp üzerine yürüdüler. Hz. Peygamber ise son derece sakin bir şekilde delikanlıya seslendi ve “Yanıma gel, otur’’ diye yer gösterdi. Sonra onunla sohbet etmeye başladı:

-Söyle bakayım; bir başkasının senin annenle zina etmesini ister misin?

-‘Yoluna feda olayım, hayır kesinlikle istemem.


-Zaten hiç kimse annelerine böyle birşey yapılmasını istemez. Bir başkasının senin kızınla zina etmesine razı olur musun?

-Hayır, uğrunda öleyim ey Allah’ın elçisi, razı olmam.

-Öyleyse hiç kimse kızlarıyla zina edilmesine razı olmaz.

Hazreti Peygamber (sas) delikanlıya kız kardeşi, halası ve teyzesiyle zina edilmesine razı olup olmayacağını sordu. Delikanlı hep “Yoluna feda olayım, hayır istemem’’ diye cevap veriyordu. Artık hatasını anladığını görünce Hz. Peygamber, elini bu gencin omuzuna koyarak, “Allah’ım! Bunun günahını affet, kalbini temizle ve uzuvlarını günah işlemekten koru!’’ diye dua etti. Hadisi rivayet eden sahabinin söylediğine göre, o genç böyle şeylerle bir daha ilgilenmedi. "
(ailem)

Bir uçurumdan yuvarlandığımız, trenin rayları altında kaldığımız aşikar artık.Bir taraftan küresel ısınmaya maruz kalırken, diğer taraftan onarılmaz yaralar açan, aile kurumlarını ve dolayısıyla toplumu çökerten küresel bir bozulmanın eşiğindeyiz.


Arkadaşımın her zaman söylediği çok güzel bir dua vardı.”Allah her zaman iyi insanlarla karşılaştırsın”.Evet Allah hepimizi iyi insanlarla karşılaştırsın, fakat önce kendimiz iyi olmak şartıyla.

Ve son söz,
“Allah sonumuzu hayretsin”


Amin…

Herkese hayırlı haftalar...

Labels:

posted by suveyda @ Permalink ¤9:16 AM   2 comments

about me
gelirsin gidersin dostumsun, gelmezsin gitmezsin neyimsin
Udah Lewat
Archives
Dua
Allah’ım, Sana tutunuyorum, Kimsenin yere atmasına izin verme beni. (Sadi)
Martı

“Yaşamak için ne çok sebep var,” diye düşünüyor uçmanın anlamına vardıkça. Kabiliyetlerinin sınırlarını aşmak, onu yaşatan en büyük sebep. Onun için balıkçı teknelerinin etrafında o rutin, sıkıcı dönüp dolaşmadan başka sebepler de var yaşamak için. Cehaletimizi kırabiliriz. Becerilerimizi, yeteneklerimizi ve zekâmızı kullanarak kendimizi bulabilir, kendimiz olabiliriz. En önemlisi hür olabiliriz!

Böyledir

Başkasını kıran, inciten bir insanın kendisi de bundan mutlaka yara alır.Kötülüğün oku mutlaka geri döner

Budur

Ne gökte, ne denizde, ne dağların içinde, ne de ormanların kuytu bir köşesinde, hiçbir yer yoktur ki, insan yaptığı fenalıktan, karşılığını görmeden, kurtulup sıyrılabilsin

Arkadaşlar
Designed-By

Visit Me Klik It
Credite
15n41n1